Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi   Stanley Kubrick (1928-1999)7 Mart 1999′da Londra yakınlarındaki evinde hayatı bıraktı. Ölümünün 10.yılında filimleri etrafında oluşan polemikler dinmiş olsa da, bazı sahneleri zihinlerimizdeki canlılıklarını devam ettiriyorlar. Kimliği, hala hayranlık veya nefrete neden olabiliyor. Kubrick sadece sinema sanatı için yaşadığı izlenimini verirdi. Buna rağmen sinema yeteneği sürekli kuşkuyla karşılanmış ve tenkit edeni çok olmuştu. Fakat artık giderek sinema tarihinin köşe taşlarından biri olarak kabul edilmeye başladı. En tanınan filimlerinden ‘2001, A Clockwork Orange, Shining‘ gibilerinin ilk çıktıklarında nasıl yerle bir edildiklerini hatırlayanlar var mıdır? Müzikseverler ise, dahi rejisörün, nasıl aynı kurgu-bilim filmi 2001 ‘de Johann Strauss’un ”Güzel Mavi Tuna” ‘yla, adaşı Richard Strauss’un ‘Zerdüşt” ünü kullanmayı cesaret ettiğini, hatta bir seks ve şiddet filimi olan ‘A Clockwork Orange‘ da Beethoven’ın 9.Senfonisini nasıl rezil ettiğini hatırlarlar.

S. Kubrick 1928 yılında New York’da dünyaya gelmişti. Kendi kendini yetiştirmiş, caz hastası, satranç delisi, S. Kubrick çok genç yaşta herşeyi kendi başına yapmayı ögrenmiş, bilhasa babasının 13 yaşında hediye ettiği fotograf makinasıyla uzun zaman fotografçı olmayı düşlemişti. Hayatı boyunca, ne hocası, ne modeli olacak, Üniversiteye gitmeyecekti. Sanatına olan bağlılığı onu tamamen sinema için yaşar hale getirecekti. İlk filimlerinden itibaren, Hollywood stüdyolarıyla çalışmasına rağmen, en küçük detaylarına kadar eserlerinin kontrolunu elinde tutacaktı. En büyük tutkusu ise, ne tiyatroya, ne de resim sanatına hiçbir bağımlılığı olmayan, sadece kendi ifade imkanlarından hareketle bir sinema yaratmaktı. Senaryolarını etkileyen edebiyat eserleri dışında, diğer bir etkilenme alanı ise müzik olmuştu. ‘Herhangi bir müzik, bir filme uygun geldiği zaman, başka hiçbir şeyin veremiyeceği bir boyut getirir esere. Bu da son derece önemli bir ögedir” der bir söyleşide. 2001 filminin ”müziksel bir ifade, motif, çeşitleme ve yankılanış” olarak algılanması gerektiğini de söylememiş miydi?Doğrusunu söylersek, Kubrick’in müziksel zevklerinin ne olduğunu pek bilmiyoruz. Filimleri için seçtiği müzikler bize bir ip ucu verebilir mi? Bu hiç de kesinkes söylenebilecek birşey değil. Birşey bariz bir biçimde belliyse, o da, Haendel, Mozart, Beethoven, Schubert gibi büyük klasiklerden haz duyması. Kendisi için olduğu kadar seçtiği müzik parçaları için de orijinalliği benimsemiyordu. Ciddi bir şekilde XX. yyıl sanatını herşeyden evvel orijinallik aramakla suçluyordu. Müzikte belli bir klasisizmden yanaydı:”Beethoven gibi bir yenilikçi bile, kendinden evvelki sanatı inkâr etmemiş. Yenilik getirmek, geçmişi inkâr etmeden ilerlemektir”.Buna rağmen filimlerindeki müzik kullanımı son derece orijinal olmayı becermiştir. Sinemadabir ”Kubrick üslubu”ndan söz edebiliriz. Kim sinema planlarıyla eski ve yeni müziği bir araya getirmekte, Kubrick’in cüretini gösterebilmiştir? Bu işlemin ne derece riskli olduğunu herkes bilir: ekranda görülen bir planın, bir Beethoven senfonisi, Mozart operası veya Strauss senfonik şiiriyle rekabete girebilmesi gerek. Kubrick haricinde bu işlemi hedefine ulaştirabilen, sadece Francis Ford Coppola’yı ( Apocalypse Now ), John Boorman’ı ( Excalibur ) ve Luchino Visconti’yi ( Senso, Venedikte Ölüm) sayabiliriz. Buna rağmen bunların hiçbirisi Kubrick kadar cüretli olamamışlardır bizce.

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi

Kubrick’in 5 eserinde ( 2001, A Clockwork Orange, Barry Lyndon, Shining ve Eyes Wide Shut) klasik müzik çok belirgin ve kesin bir biçimde kullanılmıştır. Müzik sadece sinema planlarına bir takviye veya yorum, bir nevi uygun back-ground olarak gelmiyor, fotograf ve diyalog gibi, anlatımın esaslı bir ögesi haline geliyordu. Bazen müziğin, diyaloglardan da önemli olduğu oluyordu, zira sinama teorilerinden haz duymadığını bildiğimiz Kubrick’in sinemayı sözlü bir sanat tecrübesi olarak görmediğini unutmayalım: ”Bir filmin en iyi tarafı, resim ile müziğin beraberce en uygun etkiyi yaratabilmesidir. Resmin ve müziğin şiirsel veya müziksel olarak kullanıldığı bir film tasarlanabilir”. ’2001 veya Barry Lyndon ‘u görenler bu filimlerde diyalogların ne denli minimalist, bazen mahsus bayağı olduklarını kolayca gözlemleyebilirler; sanki müziğe vakfedilen önemli yere aykırı olması, aşikâr bir biçimde gösterilmek istenmiş gibidir. Neden her filme uygun ad hoc bestelenmiş, fotograflarla işlevsel biçimde harmanlanan bir müziğe başvurulmadığı sorulabilir? Çoğu Hollywood filminde müzik ikincil bir önemde, süsleyici bir konumdadır. Alfred Hitchcock’un Bernard Hermann gibi bir besteciye ihtiyacı olmuştu, resim ile müziğin bir araya gelmesinden en fazla faydayı elde edebilmek için. Hollywood dışında Prokofiev ve Eisenstein Rusya’da bu imkanları tecrübe etmişlerdi: ‘Alexandre Nevski’ ( donuk göl üzerindeki meşhur muharebe, 2001′den evvel sinemada görülen en güzel bale olmuştu ) ve ‘Korkunç Ivan.’ Fakat bu şaheserler istisna olarak kalmışlardı.Nadiren verdiği demeçlerinden birinde Kubrick konuyla ilgili olarak fikrini, sabit bir biçimde veriyor: ”Eğer amacınız pop müzik kullanmak değilse, Mozart, Beethoven veya Strauss’un eşidi olmayan birini kullanmanın ne manası olabilir? Geçmiş repertuarda geniş bir seçim imkanı bulabiliyoruz”. Kubrick gibi, filimlerinin hangi sinema salonlarında gösterileceğine kadar, sanatının her safhasını kontrol etmek isteyen bir rejisörün bu şekilde düşünmesi kadar doğal ne olabilirdi?Halbuysa Kubrick, filimlerini müziğini, sanat yaşamının ilerlemiş bir safhasında seçebilme imkanına erişebilmişti. ‘Fear and Desire (1953), The Killer’s Kiss (1955 ), The Killing (1956 ), The Paths Of Glory (1958 ), Spartacus (1960), Lolita (1962 )’ filimleri için bestecilere baş vurur, bilhassa Gerald Fried’le çalışır. Sadece ‘Dr. Strangelove’ dan (1964)’ itibaren, varolan bir müziği nasıl, arzu ettiği gibi kullanmasını ve resim ile ses arasındaki kimyayı yaratmasını bildiğini gösterebilmiştir. Filmin sonundaki atom bombası mantarının korkunç planlarına, bayağı duygusallığıyla göze batan ”We shall meet again” ( İlerde buluşuruz/ Bilmem nerde? Bilmem ne zaman? Güneş altında…) şarkısı refakat eder. Aynı işlemi ‘A Clockwork Orange’ daki tecavüz sahnesinde ve ‘Shining’ de kontrpuan olarak kullanacaktır.

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi

Sadece 4 yıl sonra Kubrick, en şahsi filmini gerçekleştirecekti. Bu aynı zamanda en garip ve kendi ”sırf görsel” sinema anlayışıyla yaptığı film olacaktır: ’2001 A Space Odyssey (1968).’ ’2001′ kendi filimlerinin hiçbirine benzemez. Bu kurgu-bilim filmi ‘görsel bir senfoni” dir; dünya-aşırı hayat olasılığı sorgulanırken, teknolojinin en yüksek değer haline geldiği bir medeniyete tedirgin bir bakış ve insanlığın evrimi üzerine soruları içerir. Nedense 40 yıl sonra, bu film hala resimleri ve müziğiyle bizleri büyülemeye devam eder. Kubrick evvela, ‘Spartacus’ un ( 1960) müziğini besteleyen Alex North’a bir beste siparişi vermiş, sonra vaz geçmiş; Carl Orf’ a bir beste siparişi fikrini çabukca bir yana itmişti. Film aşağı yukarı tamamıyla sessizdir. Filmin en geveze ferdi bilgisayar HAL’dir ve tüm hikâye tamamiyle görsel olarak anlatılmıştır. Fakat esas hikâye filmin müziğinde bulunurken, aynı zamanda filmi zenginleştiren temel öge olmaktadır. Filmin ses bandını oluşturan müzik parçalar filmin anahtarını oluşturmaktadırlar. Zerdüşt uvertürü filmin Nietzsche’ci içeriğini belirler; R. Strauss’un senfonik şiirinin ilk bölümünü teşkil eden ”Dünyanın gizemi”adlı notaları ”İnsanlığın Şafağı” na tüm anlamlarını verirler: iktidar için mücadele, bir maymunun diğerleri üzerindeki hakimiyetinin ”yekpare kara taş” ın belirmesine tekabül etmesi, dünya-aşırı insan varlığı ve aynı zamanda akıl ve iktidar hırsı…Bu taşın belirmesi György Ligeti’nin Requiem’ iyle sergilenir; bu şekilde R. Straus’un klasik orkestra müziği çağdaş müziğin az bilinen sesleriyle yüzleştirilir; bu işlemle”bilinmeyen” in yüzünü aydınlatmaya çalışır. Günümüze geçi$i belirleyen sinama tarihinin en güzel elips’i ( öldürmeye yarayan hayvan kemiginin uzay aracina dönü$mesi) , bir uzay balesiyle tamamlanır. Bu anda Johann Straus’un ‘Güzel Mavi Tuna’ valsi, kendinden memnun, fakat Nietzsche’ci anlamda nihilist bir medeniyeti yorumlamak için kullanılabilecek en uygun müziği verir Kubrick’e.Bu hidâyet ve mizah dolu plan, Aram Haçaduryan’ın ‘Gayaneh’ balesinin sonsuz hafifliğini hatırlatır: bu bale süiti parçası hem uzayın sonsuz sessizliğini, hem de uzay araçlarındaki astronotların yalnızlığını dile getirir. Uzay aracının yeni bir boyuta girdiği an, tekrar G. Ligeti’nin müziği duyulur: Atmosphères’in spektral armonileri, astronot Bowman’in girdiği yeni dünyanın giriş kapısını belirler; bu armoniler aynı zamanda kendi kendisini tetkik eden ve evriminin tanığı olan bir insanı yansıtırlar. Bu filmin yapısı tamamen müzikaldir; değişik laytmotivler öyle bir mantiki yapıya itaat ederler ki, hiçbir sözlü açıklamaya gerek duyulmaz: sadece planların ritmi ve müziğin ard arda dönüp gelmesine kendimizi kaptırmak yeter.

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi

Yekpare kara taşın 4. sefer belirmesi tekrar Zerdüşt uvertürüyle karşılanır: Bu şekilde daire tamamlanmış olur, insan kaderinin sonuna varmış bulunur. Dogmayı bekleyen fetüs’ün gözleri, dünyaya tüm saflığıyla bakabilir artık.’A Clockwork Orange’ in ( 1971 ) başlangıcında Alex’in gözleri aynısı mıdır ? Kubrick , bu filmi için de ses bandı üzerinde çok çalışmış. ’2001′ de klasik ve çağdaş müzik parçaları hiç değişikliğe uğramadan kullanılmalarına karşın, bu yeni filminde Beethoven’in 9. Senfonisi çoğu zaman çarpıtılmış ve bayağılaştırılmıştır. 1970 yıllarında Wendy Carlos adlı bir pop bestecisinin sentetik müzik aletlerinin eseri, ve zamanında best seller olmuş ‘Switch on Bach’ kullanilmış filmde. Bu Beethoven karikatürü, Alex’in sapkın zevkinin bir tercümesi olarak algılanmalıdır: Alex’in şiddet ve seks susuzluğu ”Ludwig Van” a olan hayranlığına orantılıdır.Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag DergisiFilme davet edilen sadece Beethoven değildir. Rossini iki defa belirir filmde; ilki, hakiki bir bale gibi, karşı grupla kavga sahnesinde, ‘Hırsız Karga’ uvertürü ile, ikincisi ise Alex’in odasında partuz sahnesinde’Guillaume Tell’ eşliğinde. Henry Purcell’in Kraliçe Mary’nin cenaze Müziği de sentetizörle poplaştırılmış biçimiyle verilir; Elgar’ın Pomp and Circumstance’ı, çok fiyakalı ve merasimi seven İç İşleri Bakanının hapishanedeki Alex’i görmeye geldiğinde duyarız; İsa’nın kamçılanmasının erotik görüntülenmesi ise Rimski Korsakov’un ‘Schehrazad’ ı ile sunulur. Fakat, ses bandının tüm bu çeşnisine rağmen, gerçek sembolik işlev Beethoven’dir: müziğinin çarpıtılması, Kubrick’e göre, bize ”kültürün, ahlak alanındaki başarısızlığını” hatırlatır. Alex’in , iyi nimetlerinden faydalandığı tedavinin adına ”Ludovico” denmesi, ve tedavi sonunda Beethoven’in 9.Senfonisinden nefret eder olması, Kubrick’in ”sanat’ ın ‘özgürleştirici imkanları” ndan şüphe ettiğinin işaretleridirler. Bu 3 fütürist filmden sonra ( Dr. Strangelove, 2001, A Clockwork Orange ) gelen Barry Lyndon (1975 ) konusu ve yapım biçimi kolay anlaşılır olsa da garip bir filimdir. Resim ve görüntü kadrajlarının güzelliği, filmin yansıtmak istediği yozlaşma, çürüme ve boğuntu verici toplumsal havayı daha da güçlendirmektedir. Kostümler için Kubrick’in XVIII. yyıl resim sanatından esinlendiğini biliyoruz, fakat ses bandı için aynı yüzyılı seçmez. Halbuysa ”XVIII. yyıl müziğinin tümünün plak olarak” elinde olduğunu söyler. Fakat William Thackeray’ ın romanından esinlenerek yazılan bu aşk hikâyesini ( daha doğrusu aşkın olmayışı ) anlatabilmek için bu yüzyılın repertuarında ”herhangi bir tutkuyu veya uzaktan da olsa aşkı hatırlatan bir müzik” bulamadığını söylüyor. Neden Schubert’in ‘Trio op. 100′ ünü seçtiğini daha iyi anlıyoruz; bu müzik, Lady Lyndon’un tavlanma sahnesine trajik derinliğini verir. Bir kağıt oyunu esnasında Redmond Barry, Lady Lyndon’a yaklşırken, masa etrafindaki insanlar planın gerçek anlamıyla alakası olmayan konuşmalar yaparlar; tüm heyecan fotograf, kadraj, artist oyunu ve nihayeten, fakat ağırlıklı olarak,’Trio op. 100′ ün 2. bölümünden gelir. Schubert refakat etmez sahnenin içindedir.

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi

Bu seçenek filmin tek anakronizmi değildir; Lady Lyndon, o dönem tamamen unutulmuş olan Bach’in Klavsen konçertosu ‘nu çalar, Lord Bullington viola da gamba aletini çalar ! Bestelenmesinden 20 yıl evvel, Yedi Yıl Savaşı esnasında Mozart’ın ‘Idoménée’ si duyulur. Kubrick’in sorunu elbette ki gerçekçi olmak değildi. Idoménée seçeneği hiç de tesadüf değildi; bu seria opera’nın konusu, Barry Lyndon ‘un belirli motiflerinden biri olan ”kaybolan bir baba’nın aranışı” değil miydi ? ‘A Clockwork Orange’ dan daha ince bir şekilde bazı parçalar amerikalı besteci Leonard Rosenman tarafindan düzenlenmişti. Duello sahneleri için Kubrick, Haendel’in Klavsen suitinin Sarabande’ ını kullanır. Rosenman’ın ağır, kaygı verici ve karanlık orkestralaması, bu dansı bir cenaze marşına çevirir. Aynı tema Barry Lyndon’un oğlunun ölümünü de haber verir.

Sinemanın Dehası Stanley Kubrick ve Klasik Müzik Tutkusu OkuMag Dergisi

Kubrick, XVIII. yüzyıla bu büyük dalıştan sonra,’Shining’ le ( 1980 ) bugünümüze benzeyen, fakat belirsiz olan bir zamana sıçrar: zamanın akışı Vermont’daki Overlook Otelinde donmuş kalmıştır. Aynı 2001′de olduğu gibi, Kubrick bilinmeyen’i çağrıştırmak için tekrar çağdaş müziğe sığınır. Biri hariç, bütün parçalar XX. yyıldandır. Burada Kubrick’in görsel ve anlatımsal simetriye olan merakı ile Bela Bartok’un Yaylı, Vurma çalgılar ve Selesta için Müzik ‘indeki simetri mukayese edilebilir. Delilik ile aklın, normallikle doğa-dışılığın sınırları, bu eserin karanlık ve gerçek dışı 3. bölümünde en mükemmel çağrışımlarını bulurlar. Kubrick filmin giriş bölümünde, Berlioz’un ‘FantastikSenfoni’ sinin ”Darağacına Yürüyüş” ( 4. bölüm ) ‘ünü kullanıyorsa da ( yine W. Carlos’un sentetizörle düzenlemesiyle), sırasıyla tekrar Ligeti, bilhassa Krzysztof Penderecki ve Bartok’un eserlerini, filmin sessiz ve kaygı verici planlarında devamlı duyarız. Yine bu filimde de, müzik ve resim, diyaloglardan çok daha önemli bir konumdadır.Kubrick’in sondan bir evvelki, Vietnam’la ilgili filmi’Full Metal Jacket (1987 )’ klasik veya çağdaş müzik kullanımına hiç elverişli değildi.En son filmi ‘Eyes Wide Shut (1999)’ Arthur Schnitzler’in romanından sâdik bir şekilde aktarılmıştır. Kubrick bu filmde tekrar Shostakovich ve G. Ligeti’ye geri döner. Bir çiftin buhranlı beraberlik ve yanlızlığını anlatan film, Shostakovich’in ‘Jazz Suit’inden meşhur bir Vals’la başlar; Alice ve Bill’in mutlu ve bayağı aile yaşamı çağrışır bu müzikte. Buna karşın filmin sonunda çiftin esrarengiz beraberlikleri ve birbirlerine kaygılı bakışları, Ligeti’nin Musica Ricercata II’ sinin kuşku verici piyano akorlarıyla buluşurlar. Yine Kubrick, müzikseli ve görseli, diyaloğa tercih ettiğini bu en son filminde de göstermiş, müziğin ne denli eserlerindeki fertlerden birisi olduğunu kanıtlamış oluyordu.

Alıntı : Arsen CEYHAN

Bir önceki yazımız Postmodern Cindy Sherman başlıklı makalemizde Cindy Sherman hakkında bilgiler verilmektedir.

URL: http://okumag.com/?p=809

Yazan - Kas 13 2012. Kategori KÜLTÜR VE SANAT, Sinema. Bu yazıya yapılan yorumları takip edebilirsiniz RSS 2.0. Bu yazıya yorum yapabilir ve geri izlemede bulunabilirsiniz

Yorum yapabilmek için, kayıtlı olmanız gerekmektedir Giriş

Foto Galeri

Giriş | Tasarım Gabfire themes
Directory powered by Business Directory Plugin